Muslim99Muslim99
← Tafsir library

3. Aal-i-Imraan

The Family of Imraan · Medinan · 200 ayahs

سُورَةُ آلِ عِمۡرَانَ

Reading Tafsir As-Sa'di by 'Abd al-Rahman al-Sa'di

Ayahs 131–140 of 200

131

وَٱتَّقُوا۟ ٱلنَّارَ ٱلَّتِىٓ أُعِدَّتْ لِلْكَٰفِرِينَ

İnkar edenler için hazırlanmış ateşten sakının.

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: …

Aal-i-Imraan 3:131Listen in Qur'an →
132

وَأَطِيعُوا۟ ٱللَّهَ وَٱلرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Size merhamet edilmesi için, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin.

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: …

Aal-i-Imraan 3:132Listen in Qur'an →
133

۞ وَسَارِعُوٓا۟ إِلَىٰ مَغْفِرَةٍۢ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

Rabbinizin mağfiretine ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: …

Aal-i-Imraan 3:133Listen in Qur'an →
134

ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ فِى ٱلسَّرَّآءِ وَٱلضَّرَّآءِ وَٱلْكَٰظِمِينَ ٱلْغَيْظَ وَٱلْعَافِينَ عَنِ ٱلنَّاسِ ۗ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ

Onlar bollukta ve darlıkta sarfederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: …

Aal-i-Imraan 3:134Listen in Qur'an →
135

وَٱلَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا۟ فَٰحِشَةً أَوْ ظَلَمُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ ذَكَرُوا۟ ٱللَّهَ فَٱسْتَغْفَرُوا۟ لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ ٱلذُّنُوبَ إِلَّا ٱللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا۟ عَلَىٰ مَا فَعَلُوا۟ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile direnmezler.

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: …

Aal-i-Imraan 3:135Listen in Qur'an →
136

أُو۟لَٰٓئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌۭ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّٰتٌۭ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ

Onların hareketlerinin karşılığı Rablerinden bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ne güzel ecri vardır!

130- Ey iman edenler! Faizi kat kat fazlası ile yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtulasınız. 131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132- Allah’a ve Rasul’e itaat edin ki rahmete nail olasınız. 133- Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşun. 134- O (takva sahipleri) bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Allah iyilik edenleri sever. 135- Onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmezler. 136- İşte bunların mükâfatı Rablerinden bir mağfiret ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebediyyen kalacaklardır. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!

130-132. Bu tefsirin mukaddimesinde şu açıklamayı yapmıştık: Kulun gerek kendisi hakkındaki gerekse de başkaları hakkındaki emir ve yasaklara riâyet etmesi gerekir. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir emir verecek olursa, öncelikle bu emrin sınırlarını ve kendisine emrolunan şeyin ne olduğunu bilmesi gerekir ki bu sayede o emri yerine getirme imkânını bulabilsin. Bunu öğrendikten sonra da gerek kendisi gerek başkaları hakkındaki bu emri -güç ve imkânları çerçevesinde- yerine getirebilmek için de Allah’tan yardım ister. Aynı şekilde Yüce Allah bir hususu yasaklayacak olursa, kulun o yasağın sınırlarını, onun kapsamına neyin girdiğini, neyin girmediğini de öğrenmesi gerekir. Bundan sonra da o yasağı terk etmekte Rabbinden yardım dileyerek bütün gayretini ortaya koyar. Bu ilkelere ilâhi bütün emir ve yasaklarda riâyet etmek gerekir. İşte buradaki âyet-i kerimeler bir takım emirleri ve hayırlı bir takım hasletleri içermektedir ki Allah onları yapmayı emretmiş ve onlara teşvik etmiştir. Bunları yerine getirenlerin mükâfaatlarını da haber vermiştir. Yine bu âyet-i kerimeler bir takım yasaklar da ihtiva etmektedir ki Allah bu yasakları terk etmeye teşvikte bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama bu âyet-i kerimelerin Uhud kıssasından söz eden buyruklar arasında yer almasının hikmeti şu olabilir: Yüce Allah daha önce mü’min kullarına sabredip takvâ sahibi oldukları takdirde düşmanlarına karşı yardımcı olacağını, onları zafere götüreceğini, buna karşılık düşmanlarının da onlara karşı yenik düşmelerini sağlayacağını vaadetmişti. Meselâ şu ayetlerde olduğu gibi:“Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hilelerinin size zararı olmaz.”(Âl-i İmran, 3/120); “Siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler bile Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım edecektir.”(Âl-i İmran, 3/125) İşte sanki nefisler, kendisi sebebi ile zaferin, kurtuluşun ve mutluluğun elde edileceği takvânın özelliklerinin neler olduğunu bilmek istemiş gibi bu âyet-i kerimelerde takvânın en önemli özellikleri söz konusu edilmektedir ki kul bunları yerine getirecek olursa diğerlerini de ifa edip yerine getirmesi öncelikle söz konusu olur. Şanı Yüce Allah’ın bu âyet-i kerimelerde “takvâ” lafzını bir seferinde mutlak olarak: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış”(133. âyet) şeklinde; iki seferinde de: …

Aal-i-Imraan 3:136Listen in Qur'an →
137

قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ سُنَنٌۭ فَسِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَٱنظُرُوا۟ كَيْفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلْمُكَذِّبِينَ

Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın.

137- Sizden evvel birçok milletler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın! 138- Bu, insanlar için bir açıklamadır, takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.

137. Bu âyet-i kerime ile bundan sonrakiler Uhud kıssası hakkındadır. Yüce Allah bunlarla mü’min kullarını teselli etmekte ve kendilerinden önce pek çok kavim ve nesillerin geçip gittiğini, bunların da türlü imtihanlarla karşı karşıya kaldıklarını, aralarından iman edenlerin, kâfirler ile savaşmakla sınandıklarını haber vermektedir. Zafer ve yenilgi mü’minlerle kâfirler arasında gidip gelmiştir ve nihâyet Allah güzel akibeti takvâ sahiplerine, zaferi mü’min kullara vermiştir. Sonunda yalanlayanlar yenilgiye uğramış, Yüce Allah rasûllerine ve onlara uyanlara yardım etmek sureti ile yalanlayanları bozguna uğratmış, yardımsız bırakmıştır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve uyanık kalplerinizle “gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın!” Zira sizler bunların çeşitli dünyevi azaplar ile cezalandırılmış olduklarını ve yurtlarının harabe haline geldiğini göreceksiniz. Hüsrana uğradıklarını açıkça herkes görecektir. Güç ve egemenlikleri elden gitmiş, büyüklenme, böbürlenme ve tekebbürleri sona ermiştir. Bu, peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunun en büyük delili ve en büyük kanıtı değil midir? Buna sebep ise Allah’ın kullarını imtihan etmesi, sınaması, onlardan kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğunun açıkça ortaya çıkartılmasıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

138. “Bu, insanlar için bir açıklamadır” yani insanlar için hakkı batıldan ayıran, kimlerin mutlu kimlerin bedbaht olduklarını ortaya koyan açık bir delildir. Bu, ayrıca Allah’ın yalanlayanları içine düşürdüğü hallere de bir işarettir. “takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.” Çünkü bunlardan esas yararlananlar onlardır. Zira bu âyetler, onları doğruluk yoluna ulaştırır, sapıklık yolundan alıkoyar ve onlara öğüt verir. Geri kalan insanlara ise bu âyetler bir açıklamadır. Bu açıklamalar ile Allah’ın onlara karşı delili böylelikle ortaya konulmuş olmaktadır ki helâk olan, apaçık bir delili gördükten sonra helâk olsun. Yüce Allah’ın:“Bu, insanlar için bir açıklamadır” buyruğundaki işaretin, Kur’ân-ı Kerîm’e ve hikmet dolu Zikre ait olma ihtimali de vardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlar için bir açıklama, özel olarak da takvâ sahipleri için bir hidâyet ve bir öğüttür. Her iki anlam da hak ve doğrudur.

Aal-i-Imraan 3:137Listen in Qur'an →
138

هَٰذَا بَيَانٌۭ لِّلنَّاسِ وَهُدًۭى وَمَوْعِظَةٌۭ لِّلْمُتَّقِينَ

Bu Kuran, insanlara bir açıklama, sakınanlara yol gösterme ve bir öğüttür.

137- Sizden evvel birçok milletler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın! 138- Bu, insanlar için bir açıklamadır, takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.

137. Bu âyet-i kerime ile bundan sonrakiler Uhud kıssası hakkındadır. Yüce Allah bunlarla mü’min kullarını teselli etmekte ve kendilerinden önce pek çok kavim ve nesillerin geçip gittiğini, bunların da türlü imtihanlarla karşı karşıya kaldıklarını, aralarından iman edenlerin, kâfirler ile savaşmakla sınandıklarını haber vermektedir. Zafer ve yenilgi mü’minlerle kâfirler arasında gidip gelmiştir ve nihâyet Allah güzel akibeti takvâ sahiplerine, zaferi mü’min kullara vermiştir. Sonunda yalanlayanlar yenilgiye uğramış, Yüce Allah rasûllerine ve onlara uyanlara yardım etmek sureti ile yalanlayanları bozguna uğratmış, yardımsız bırakmıştır. “Yeryüzünde” bedenlerinizle ve uyanık kalplerinizle “gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nice olmuş, bir bakın!” Zira sizler bunların çeşitli dünyevi azaplar ile cezalandırılmış olduklarını ve yurtlarının harabe haline geldiğini göreceksiniz. Hüsrana uğradıklarını açıkça herkes görecektir. Güç ve egemenlikleri elden gitmiş, büyüklenme, böbürlenme ve tekebbürleri sona ermiştir. Bu, peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunun en büyük delili ve en büyük kanıtı değil midir? Buna sebep ise Allah’ın kullarını imtihan etmesi, sınaması, onlardan kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı olduğunun açıkça ortaya çıkartılmasıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

138. “Bu, insanlar için bir açıklamadır” yani insanlar için hakkı batıldan ayıran, kimlerin mutlu kimlerin bedbaht olduklarını ortaya koyan açık bir delildir. Bu, ayrıca Allah’ın yalanlayanları içine düşürdüğü hallere de bir işarettir. “takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.” Çünkü bunlardan esas yararlananlar onlardır. Zira bu âyetler, onları doğruluk yoluna ulaştırır, sapıklık yolundan alıkoyar ve onlara öğüt verir. Geri kalan insanlara ise bu âyetler bir açıklamadır. Bu açıklamalar ile Allah’ın onlara karşı delili böylelikle ortaya konulmuş olmaktadır ki helâk olan, apaçık bir delili gördükten sonra helâk olsun. Yüce Allah’ın:“Bu, insanlar için bir açıklamadır” buyruğundaki işaretin, Kur’ân-ı Kerîm’e ve hikmet dolu Zikre ait olma ihtimali de vardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlar için bir açıklama, özel olarak da takvâ sahipleri için bir hidâyet ve bir öğüttür. Her iki anlam da hak ve doğrudur.

Aal-i-Imraan 3:138Listen in Qur'an →
139

وَلَا تَهِنُوا۟ وَلَا تَحْزَنُوا۟ وَأَنتُمُ ٱلْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür.

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu.

139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır.

140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki …

Aal-i-Imraan 3:139Listen in Qur'an →
140

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌۭ فَقَدْ مَسَّ ٱلْقَوْمَ قَرْحٌۭ مِّثْلُهُۥ ۚ وَتِلْكَ ٱلْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ ٱلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَآءَ ۗ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلظَّٰلِمِينَ

Eğer siz (Uhud'da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez.

139- Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz. 140- Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. 141- Bir de Allah mü’minleri temizlesin ve kâfirleri de helâk etsin diye. 142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki siz ölümü onunla karşılaşmadan önce temenni ediyordunuz. İşte bakıp dururken gördünüz onu.

139. Yüce Allah mü’min kullarını teşvik etmek, azimlerini güçlendirmek ve onları gayrete getirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gevşemeyin ve üzülmeyin” Yani musibet başınıza gelip de bu bela ile karşı karşıya kaldığınız vakit kalplerinize üzüntü girmesin, bedenleriniz de zayıflayıp gevşemesin. Çünkü kalplerde üzüntü ve bedenlerde de gevşeme baş gösterecek olursa musibetiniz daha bir artar ve bu, düşmanınıza size karşı bir yardım ve moral olur. Bunun yerine kalplerinizdeki cesaret duyguları daha da yükselsin, kendinize sabır ve sebat vermeye çalışın ve kalplerinizden kederi uzaklaştırıp düşmanlarınızla savaş konusunda daha bir metin olun. Şanı Yüce Allah gevşeyip üzülmenin müminlere yakışmadığını söz konusu etmektedir. Çünkü onlar imanları itibari ile daha üstün olanlardır. Allah’ın yardım ve mükâfaatını umarlar. Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu dünyevi ve uhrevi mükâfaatları uman mü’minin ise bu duruma düşmemesi gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah:“eğer mü’min iseniz üstün olan sizsiniz” buyurmaktadır.

140. Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kaldıkları yenilgi dolayısı ile onları teselli etmekte ve bunun sonucunda ortaya çıkan büyük hikmetleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer siz (Uhud’da) yara aldıysanız o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara aldı.” Böylelikle alınan yaralar bakımından siz de onlar da eşit bulunuyorsunuz. Ancak sizler onların Allah’tan ummadıkları şeyleri uman kimselersiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz acı gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”(en-Nisa, 4/104) Bu husustaki hikmetlerden birisi de şudur: Yüce Allah bu dünyadan mü’mine de kâfire de iyiye de kötüye de verir. Ve Allah günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırır: Bir gün bu tarafın lehine, bir gün karşı tarafın lehine olur. Çünkü bu dünya yurdu geçicidir, fanidir. Âhiret yurdu ise böyle değildir. Âhiret yurdu yalnızca iman edenlere hastır. “ki Allah mü’minleri ortaya çıkarsın”; Bu da bu husustaki hikmetlerden birisidir. Yüce Allah kullarını yenilgi ile de imtihan eder. Bu imtihan ise mü’min ile münafığın birbirinden ayırt edilmesi içindir. Çünkü bütün savaşlarda sürekli olarak mü’minler zafer kazanacak olursa, İslâm’a gerçekte onu istemeyenler de girer. Bazı olaylarda birtakım bela ve imtihanlarla karşı karşıya kalınacak olursa, o takdirde sıkıntıda da rahatlık zamanlarında da kolaylıkta da zorlukta da İslâm’ı gerçekten benimseyen mü’minlerle böyle olmayanlar açıkça ortaya çıkar. “ve aranızdan şehitler edinsin”; Bu da bu konudaki …

Aal-i-Imraan 3:140Listen in Qur'an →

Commentary: Tafsir As-Sa'di by 'Abd al-Rahman al-Sa'di. Qur'an text and translation via AlQuran Cloud.