Muslim99Muslim99
← Tafsir library

2. Al-Baqara

The Cow · Medinan · 286 ayahs

سُورَةُ البَقَرَةِ

Reading Tafsir As-Sa'di by 'Abd al-Rahman al-Sa'di

Ayahs 1–10 of 286

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

1

الٓمٓ

Elif, Lam, Mim.

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır.

(Medine’de inmiştir, 286 âyettir)

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti.

1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz.

2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile …

2

ذَٰلِكَ ٱلْكِتَٰبُ لَا رَيْبَ ۛ فِيهِ ۛ هُدًۭى لِّلْمُتَّقِينَ

Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır.

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır.

(Medine’de inmiştir, 286 âyettir)

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti.

1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz.

2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile …

3

ٱلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِٱلْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَمِمَّا رَزَقْنَٰهُمْ يُنفِقُونَ

Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler.

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır.

(Medine’de inmiştir, 286 âyettir)

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti.

1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz.

2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile …

4

وَٱلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَآ أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَآ أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِٱلْءَاخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

Onlar, sana indirilen Kitap'a da, senden önce indirilenlere de inanırlar; ahirete de yalnız onlar kesinlikle inanırlar.

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır.

(Medine’de inmiştir, 286 âyettir)

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti.

1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz.

2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile …

5

أُو۟لَٰٓئِكَ عَلَىٰ هُدًۭى مِّن رَّبِّهِمْ ۖ وَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ

İşte Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır.

1- Elif, Lâm, Mîm 2- İşte bu o Kitab ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. 3- Onlar gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 4- Onlar hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilenlere... Ahirete de yakînen inanırlar. 5- İşte bunlar Rab’lerinden bir hidâyet üzeridirler ve felaha erenler de onlardır.

(Medine’de inmiştir, 286 âyettir)

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçmişti.

1. “Elif, Lâm, Mîm.” Sûrelerin baş taraflarında yer alan bunun gibi “Mukatta’a Harfleri” ile ilgili izlenecek en sağlıklı yol, şer’i herhangi bir delile dayanmaksızın bunların anlamlarına dair söz söylemeyip susmaktır. Bununla birlikte Allah’ın bunları boşu boşuna değil, aksine bizim bilemeyeceğimiz bir hikmet dolayısıyla indirdiğini de kesinlikle kabul etmeliyiz.

2. “İşte bu o kitap ki...” Yani bu, yüce Kitab öyle bir Kitab-ı hakikidir ki öncekilere ve sonrakilere ait hiçbir kitabın kapsamadığı muazzam bir ilmi ve apaçık bir hakkı içerir. Dolayısıyla da “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Şüphenin hiçbir şekli söz konusu değildir. Şüphenin reddedilmesi onun zıddını gerektirir ki şüphenin zıddı da yakîn (kesin bilgi)dir. Öyleyse bu kitap şüpheyi gideren yakîni (kesin bilgiyi) içermektedir. Bu oldukça faydalı bir kâidedir. Yani övme kastı ile bir şeyin nefyedilmesi/reddedilmesi, mutlaka o şeyin zıddı olan mükemmelliği ihtiva etmeyi gerektirir. Çünkü nefy/ret, yokluktur, mutlak yoklukta ise herhangi bir övgü yoktur. Bu Kitab yakîni içerdiğinden ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiğinden ötürü Yüce Allah:“takva sahipleri için bir hidayettir” diye buyurmaktadır. “Hidayet”; kendisi vasıtası ile sapıklıktan ve şüphelerden sıyrılıp doğru yola ulaşılan ve faydalı yolların, kendisinin yol göstericiliği sayesinde izlenebildiği şey demektir. Burada hidayetin neye yönelik olduğunun zikredilmeyişinin, yani “filân maslahata hidâyettir”, “filân şeye hidayettir” denmeyişinin sebebi, bu hidayetin genel anlamda olması, yani dünya ve ahiretin bütün maslahatlarına yol gösterici olmasından dolayıdır. Dolaysıyla Kur’an, ister usul/temel meselelerde olsun ister füru/fer’i konularda olsun, kulları doğruya iletici, hakkı batıldan, sahihi zayıftan ayırt edici, dünya ve ahiretlerinde insanlara faydalı olan yolu nasıl izleyeceklerini açıklayıcı bir kitaptır. Bir başka yerde Kur'ân, “insanlar için hidayet”(el-Bakara, 2/185) şeklinde genel bir hidayet olmakla nitelendirilmektedir. Burada ve başka bazı yerlerde ise özel olarak “takva sahipleri için bir hidayet” olduğu ifade buyrulmaktadır. Çünkü Kur’an haddi zatında bütün insanlar için hidayettir. Fakat bedbaht olanlar, ona gereken önemi vermezler ve Allah’ın hidâyetini/yol göstericiliğini kabul etmezler. Böylece onlara karşı delil ortaya konmuş olur ve onlar ancak bedbahtlıkları dolayısıyla bu hidayetten istifade etmezler. “Takva sahipleri”ne gelince onlar hidayeti elde etmek için gerekli olan en büyük sebebi gerçekleştirmiş olanlardır. Bu sebep takvadır. Takvanın hakikati ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın gazabına ve azabına karşı korunmak demektir. İşte böyle kimseler Kur’an ile …

6

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.

6- Gerçekten o küfre saplananları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. 7- Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur. Gözleri üzerinde de perdeler mevcuttur. Onlar için büyük bir azap vardır.

6. “Gerçekten o küfre saplananları” Yüce Allah küfre saplananların, yani “küfür” kendilerinin sıfatı ve varlıklarının ayrılmaz bir niteliği haline dönüşmüş olan, küfrün boyası ile boyanmış kimselerin hiçbir şekilde bundan vazgeçmeyeceklerini, hiçbir öğüdün onları etkilemeyeceğini ve küfürleri üzere devam edeceklerini haber vermektedir. Dolayısıyla da “…uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.” “Küfr”ün hakikati, Allah Rasûlü’nün getirdiklerinin bir kısmını veya tamamını bile bile reddetmektir. İşte bu kâfirlere yapılan davetin -onlar aleyhine kesin delilin ortaya konulmasından başka- bir faydası olmaz. Âdetâ bu buyruklarla onların iman edeceklerinden yana Allah Rasûlü’nün umudu kesilmek istenmekte ve Artık sen böyleleri için üzülme, onların iman etmeyişlerine üzülerek kendini helâk etme, denmektedir.

Daha sonra Yüce Allah onların iman etmelerine engel olan hususları söz konusu ederek:

Daha sonra Yüce Allah dış görünüşlerinde İslam, içlerinde küfür barındıran münafıkların nitelikleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

7

خَتَمَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰٓ أَبْصَٰرِهِمْ غِشَٰوَةٌۭ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌۭ

Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.

6- Gerçekten o küfre saplananları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. 7- Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur. Gözleri üzerinde de perdeler mevcuttur. Onlar için büyük bir azap vardır.

6. “Gerçekten o küfre saplananları” Yüce Allah küfre saplananların, yani “küfür” kendilerinin sıfatı ve varlıklarının ayrılmaz bir niteliği haline dönüşmüş olan, küfrün boyası ile boyanmış kimselerin hiçbir şekilde bundan vazgeçmeyeceklerini, hiçbir öğüdün onları etkilemeyeceğini ve küfürleri üzere devam edeceklerini haber vermektedir. Dolayısıyla da “…uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.” “Küfr”ün hakikati, Allah Rasûlü’nün getirdiklerinin bir kısmını veya tamamını bile bile reddetmektir. İşte bu kâfirlere yapılan davetin -onlar aleyhine kesin delilin ortaya konulmasından başka- bir faydası olmaz. Âdetâ bu buyruklarla onların iman edeceklerinden yana Allah Rasûlü’nün umudu kesilmek istenmekte ve Artık sen böyleleri için üzülme, onların iman etmeyişlerine üzülerek kendini helâk etme, denmektedir.

Daha sonra Yüce Allah onların iman etmelerine engel olan hususları söz konusu ederek:

Daha sonra Yüce Allah dış görünüşlerinde İslam, içlerinde küfür barındıran münafıkların nitelikleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

8

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَبِٱلْيَوْمِ ٱلْءَاخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ

İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık" diyenler vardır.

8- İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler. Oysa mümin değildirler. 9- Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar da bunun farkında değillerdir. 10- Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara acıklı bir azap vardır.

8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.” Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi. İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah:“Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.”(et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır. Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır. Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, …

9

يُخَٰدِعُونَ ٱللَّهَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّآ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

Bunlar Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.

8- İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler. Oysa mümin değildirler. 9- Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar da bunun farkında değillerdir. 10- Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara acıklı bir azap vardır.

8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.” Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi. İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah:“Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.”(et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır. Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır. Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, …

10

فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌۭ فَزَادَهُمُ ٱللَّهُ مَرَضًۭا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌۢ بِمَا كَانُوا۟ يَكْذِبُونَ

Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır.

8- İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler. Oysa mümin değildirler. 9- Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki kendilerinden başkasını aldatmazlar da bunun farkında değillerdir. 10- Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için de onlara acıklı bir azap vardır.

8-9. Şu bilinmelidir ki nifak (münafıklık) dışa hayır izhar etmek, içte şer gizlemektir. Bu tarifin kapsamına hem itikadî münafıklık, hem de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadis-i şerifte söz konusu ettiği amelî münafıklık girer:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ona emanet verilirse hainlik eder.” Bir başka rivâyette de şu vasıf beyan buyrulmaktadır: “Tartıştığı/davalaştığı zaman haddi aşar.” Kişiyi İslâm çerçevesinin dışına çıkartan itikadî münafıklık, Yüce Allah’ın gerek bu sûrede gerekse diğerlerinde münafıkları kendisiyle nitelendirdiği münafıklıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden önce de hicretten hemen sonra da Medine’de münafıklık yoktu. Ta ki Bedir vakası meydana geldikten sonra Allah mü’minleri muzaffer kılıp güçlendirinceye kadar. İşte o zaman Medine’de müslüman olmayanlar zelil duruma düşünce onlardan bazıları korkarak ve müslümanları aldatarak müslüman olduklarını izhar ettiler. Böylelikle kanlarının dökülmesini ve mallarına zarar gelmesini önlemek istemişlerdi. Bunlar müslümanlar arasında yaşarlardı ve zahiren müslümanlardan görünmekle birlikte, hakikatte müslümanlardan değillerdi. İşte Yüce Allah’ın mü’minlere lütfunun bir tecellisi olarak O, bu münafıkların kendilerini başkalarından ayırt eden niteliklerini açıkça ortaya koydu ki, mü’minler onlara aldanmasınlar ve münafıklar da yapacakları pek çok kötülüklerden böylelikle vazgeçsinler. Nitekim bir başka yerde Yüce Allah:“Münafıklar haklarında kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.”(et-Tevbe, 9/64) diye buyurmaktadır. Yüce Allah münafıkları, münafıklığın asıl özelliği ile vasfederek şöyle buyurmaktadır:“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler.” Yani onlar kalplerinde olmayan şeyleri dilleri ile söylerler. Yüce Allah; “Oysa mümin değildirler” buyruğu ile onların yalancı olduklarını ifade etmektedir. Çünkü gerçek iman için kalp ile dil arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu şekilde (ikiyüzlü) bir tutum ise sadece Allah’ı ve O’nun mü’min kullarını aldatmaya çalışmaktır. Aldatmaya çalışmak (muhâdaa); aldatmak isteyenin aldatmaya çalıştığı kimseye içinde gizlediğinden farklı görünmesidir ki aldattığı kimseye karşı gözettiği maksadı böylelikle gerçekleştirebilsin. İşte bu münafıklar Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı böyle bir yol izlemeye çalışmışlar fakat aldatmaları bizzat kendi başlarına geçmiş, aleyhlerine dönmüştür. Bu da hayret edilecek bir husustur. Çünkü aldatmaya çalışan bir kimsenin bu aldatması ya sonuç verir ve maksadını elde eder yahut da o, ne lehine ne de aleyhine hiçbir sonuç olmaksızın başa baş kalır. Bunların aldatmaları ise kendi aleyhlerine dönmüştür. Sanki onlar, yaptıkları hileleri bizzat kendilerini helâk etmek, …

Al-Baqara 2:10Listen in Qur'an →

Commentary: Tafsir As-Sa'di by 'Abd al-Rahman al-Sa'di. Qur'an text and translation via AlQuran Cloud.