Muslim99Muslim99
← Tafsir library

10. Yunus

Jonas · Meccan · 109 ayahs

سُورَةُ يُونُسَ

Reading Tafsir As-Sa'di by 'Abd al-Rahman al-Sa'di

Ayahs 1–10 of 109

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

1

الٓر ۚ تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱلْكِتَٰبِ ٱلْحَكِيمِ

Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli Kitap'ın ayetleridir.

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, hikmet dolu Kitabın âyetleridir. 2- İçlerinden bir adama:“İnsanları uyar ve iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk olduğunu müjdele!” diye vahiy göndermemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi? Ki o kâfirler:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür” dediler.

(Mekke’de inmiştir, 109 âyettir)

1. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitabın âyetleridir.” Bu Kitap, bütün ümmetin gönül hoşluğu ile kabul ve itaat etmek ve bağlanmakla yükümlü olduğu, ayetleri imanî hakikatlere, şer’î emir ve yasaklara delâlet eden, hükümleri ve hikmeti içeren Kur’ân’dır.

2. Bununla birlikte onların çoğu yüz çevirmektedir. Zira onlar, bilmeyen kimselerdir. Bu yüzden “İçlerinden bir adama: İnsanları” Allah’ın azabı ile “uyar” Allah’ın intikamından korkut, Allah’ın âyetlerini kendilerine hatırlat! Samimi olarak “iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk” yani Rableri nezdinde önceden işlemiş oldukları samimi, doğru ve salih amelleri sebebi ile bol mükâfatlar “olduğunu müjdele! diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi?” Kâfirler, bu büyük insandan ve getirdiklerinden hayrete düştüler ve bu hayretleri onları, onu inkar etmeye itti. Bu yüzden de onlar onun hakkında:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür, dediler.” Yani -güya- onun büyücülüğü besbellidir, hiçbir kimseye saklı değildir. Herkes bunu anlayabilir. Bu, onların akılsızlıklarından ve inatlarından kaynaklanan bir iddiadan başka bir şey değildir. Çünkü onlar, hiçbir şekilde hayret edilmemesi ve garip karşılanmaması gereken bir işe hayret edip şaşırdılar. Asıl hayret edilecek olan, onların bilgisizlikleri ve kendi faydalarını bilmeyişleridir. Zira onlar, Allah’ın kendi içlerinden gönderdiği ve gayet iyi tanıdıkları bu şerefli Rasûle iman etmediler, onun davetini reddettiler ve onun dinini çürütmeye gayret gösterdiler. Nasıl olur da böyle yaparlar?! Ne var ki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacektır.

2

أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَآ إِلَىٰ رَجُلٍۢ مِّنْهُمْ أَنْ أَنذِرِ ٱلنَّاسَ وَبَشِّرِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِندَ رَبِّهِمْ ۗ قَالَ ٱلْكَٰفِرُونَ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌۭ مُّبِينٌ

İçlerinden birine, "İnsanları uyar ve inananlara, Rableri katında yüksek makamlar olduğunu müjdele" diye vahyetmemiz, insanların tuhafına mı gitti ki, kafirler: "Bu apaçık bir büyücüdür" dediler?

1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, hikmet dolu Kitabın âyetleridir. 2- İçlerinden bir adama:“İnsanları uyar ve iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk olduğunu müjdele!” diye vahiy göndermemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi? Ki o kâfirler:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür” dediler.

(Mekke’de inmiştir, 109 âyettir)

1. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitabın âyetleridir.” Bu Kitap, bütün ümmetin gönül hoşluğu ile kabul ve itaat etmek ve bağlanmakla yükümlü olduğu, ayetleri imanî hakikatlere, şer’î emir ve yasaklara delâlet eden, hükümleri ve hikmeti içeren Kur’ân’dır.

2. Bununla birlikte onların çoğu yüz çevirmektedir. Zira onlar, bilmeyen kimselerdir. Bu yüzden “İçlerinden bir adama: İnsanları” Allah’ın azabı ile “uyar” Allah’ın intikamından korkut, Allah’ın âyetlerini kendilerine hatırlat! Samimi olarak “iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk” yani Rableri nezdinde önceden işlemiş oldukları samimi, doğru ve salih amelleri sebebi ile bol mükâfatlar “olduğunu müjdele! diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi?” Kâfirler, bu büyük insandan ve getirdiklerinden hayrete düştüler ve bu hayretleri onları, onu inkar etmeye itti. Bu yüzden de onlar onun hakkında:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür, dediler.” Yani -güya- onun büyücülüğü besbellidir, hiçbir kimseye saklı değildir. Herkes bunu anlayabilir. Bu, onların akılsızlıklarından ve inatlarından kaynaklanan bir iddiadan başka bir şey değildir. Çünkü onlar, hiçbir şekilde hayret edilmemesi ve garip karşılanmaması gereken bir işe hayret edip şaşırdılar. Asıl hayret edilecek olan, onların bilgisizlikleri ve kendi faydalarını bilmeyişleridir. Zira onlar, Allah’ın kendi içlerinden gönderdiği ve gayet iyi tanıdıkları bu şerefli Rasûle iman etmediler, onun davetini reddettiler ve onun dinini çürütmeye gayret gösterdiler. Nasıl olur da böyle yaparlar?! Ne var ki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacektır.

3

إِنَّ رَبَّكُمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ فِى سِتَّةِ أَيَّامٍۢ ثُمَّ ٱسْتَوَىٰ عَلَى ٱلْعَرْشِ ۖ يُدَبِّرُ ٱلْأَمْرَ ۖ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِنۢ بَعْدِ إِذْنِهِۦ ۚ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمْ فَٱعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

Doğrusu sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra arşa hükmeden, işi düzenleyen Allah'tır, izni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na kulluk edin. Nasihat dinlemez misiniz?

3- Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istivâ eden Allah'tır. O, işleri yerli yerince yönetir. O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O halde O’na ibadet edin. Hâla düşünmeyecek misiniz? 4- Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır. Bu, Allah’ın hak vaadidir. Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır. Bu, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırması içindir. Kâfirlere gelince onlar için küfürlerinden ötürü kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

3. Yüce Allah, rubûbiyetini, ulûhiyetini ve azametini beyân ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan” halbuki bir anda yaratmaya muktedirdir, ancak bu şekilde yaratmasında ilâhi birtakım hikmetler vardır ve O, fiillerinde de rıfk sahibidir. Bu hikmetlerden birisi de O’nun bunları hak ile ve hak için, isimleri ve sıfatları ile tanınıp yalnızca O’na ibadet edilmesi için yaratmış olmasıdır. “Sonra” yani gökleri ve yeri yarattıktan sonra “Arş’ın üzerine” azametine layık bir şekilde “istivâ eden Allah'tır. O,” öldürmek, hayat vermek, rızık indirmek, günleri insanlar arasında döndürüp durmak, sıkıntılıların sıkıntılarını açıp gidermek, dua edenlerin duasını kabul etmek gibi şekillerle ulvi ve sufli alemde “işleri yerli yerince yönetir.” Bütün işlerin idaresi, O’ndan iner ve O’na yükselir. Bütün mahlukat O’nun izzetinin önünde itaatle boyun eğer. Azamet ve egemenliği karşısında boyun büker. “O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz.” Yaratılmışların en faziletlisi olsa dahi Allah izin vermedikçe aralarından hiç kimse şefaate kalkışamaz. Allah da ancak razı olduğu kimselere izin verir ve O, ancak kendisine ihlas ile bağlanan ve O’nu hakkıyla tevhid eden kimselerde razı olur. “İşte Rabbiniz olan Allah budur.” O Allah, kemal sıfatlarının tümünü içeren ulûhiyet sıfatına ve bütün fiili sıfatları ihtivâ eden rububiyet sıfatına tek başına sahip olandır. “O halde O’na ibadet edin.” Gücünüzün yettiği her türlü ibadeti yalnızca O’na yapın. “Hala” övülmeye layık mabudun, celâl ve ikrâm sahibi olanın yalnızca O olduğuna dair deliller üzerinde “düşünmeyecek misiniz?”

4. Yüce Allah önce bütün işleri çekip çevirmek demek olan kaderî hükmünü, sonra da muhtevası ve maksadı hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece Allah’a ibadet etmek demek olan ve şeriatını kapsayan dinî hükmünü söz konusu ettikten sonra burada da ölümden sonra amellerin karşılıklarını vermek demek olan cezaî hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır.” Ölümünüzden sonra hepinizi vaadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. “Bu, Allah’ın hak vaadidir” doğrudur ve tahakkuku kaçınılmaz bir şeydir. “Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır” Çünkü varlıkları yoktan var etmeye kadir olan, onları tekrar yaratmaya da kadirdir. Yüce Allah’ın ilkin varlıkları yoktan var ettiğini kabul etmekle birlikte yaratmayı tekrarlayacağını (dirilteceğini) inkâr eden bir kimse elbetteki akılsızdır. Böyle bir kimse kabul edilmesi daha güç olanı kabul etmesine rağmen birbirine denk iki şeyin ikincisini kabul etmemektedir. Bu, …

4

إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًۭا ۖ وَعْدَ ٱللَّهِ حَقًّا ۚ إِنَّهُۥ يَبْدَؤُا۟ ٱلْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ لِيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ بِٱلْقِسْطِ ۚ وَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَهُمْ شَرَابٌۭ مِّنْ حَمِيمٍۢ وَعَذَابٌ أَلِيمٌۢ بِمَا كَانُوا۟ يَكْفُرُونَ

Hepinizin dönüşü, O'nadır. Allah'ın vadi haktır. O, önce yaratır, sonra inanıp yararlı işler yapanların ve inkar edenlerin hareketlerinin karşılığını adaletle vermek için tekrar diriltir. İnkarcılara, inkarlarından ötürü kızgın bir içecek ve can yakıcı azab vardır.

3- Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istivâ eden Allah'tır. O, işleri yerli yerince yönetir. O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O halde O’na ibadet edin. Hâla düşünmeyecek misiniz? 4- Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır. Bu, Allah’ın hak vaadidir. Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır. Bu, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırması içindir. Kâfirlere gelince onlar için küfürlerinden ötürü kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

3. Yüce Allah, rubûbiyetini, ulûhiyetini ve azametini beyân ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan” halbuki bir anda yaratmaya muktedirdir, ancak bu şekilde yaratmasında ilâhi birtakım hikmetler vardır ve O, fiillerinde de rıfk sahibidir. Bu hikmetlerden birisi de O’nun bunları hak ile ve hak için, isimleri ve sıfatları ile tanınıp yalnızca O’na ibadet edilmesi için yaratmış olmasıdır. “Sonra” yani gökleri ve yeri yarattıktan sonra “Arş’ın üzerine” azametine layık bir şekilde “istivâ eden Allah'tır. O,” öldürmek, hayat vermek, rızık indirmek, günleri insanlar arasında döndürüp durmak, sıkıntılıların sıkıntılarını açıp gidermek, dua edenlerin duasını kabul etmek gibi şekillerle ulvi ve sufli alemde “işleri yerli yerince yönetir.” Bütün işlerin idaresi, O’ndan iner ve O’na yükselir. Bütün mahlukat O’nun izzetinin önünde itaatle boyun eğer. Azamet ve egemenliği karşısında boyun büker. “O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz.” Yaratılmışların en faziletlisi olsa dahi Allah izin vermedikçe aralarından hiç kimse şefaate kalkışamaz. Allah da ancak razı olduğu kimselere izin verir ve O, ancak kendisine ihlas ile bağlanan ve O’nu hakkıyla tevhid eden kimselerde razı olur. “İşte Rabbiniz olan Allah budur.” O Allah, kemal sıfatlarının tümünü içeren ulûhiyet sıfatına ve bütün fiili sıfatları ihtivâ eden rububiyet sıfatına tek başına sahip olandır. “O halde O’na ibadet edin.” Gücünüzün yettiği her türlü ibadeti yalnızca O’na yapın. “Hala” övülmeye layık mabudun, celâl ve ikrâm sahibi olanın yalnızca O olduğuna dair deliller üzerinde “düşünmeyecek misiniz?”

4. Yüce Allah önce bütün işleri çekip çevirmek demek olan kaderî hükmünü, sonra da muhtevası ve maksadı hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece Allah’a ibadet etmek demek olan ve şeriatını kapsayan dinî hükmünü söz konusu ettikten sonra burada da ölümden sonra amellerin karşılıklarını vermek demek olan cezaî hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır.” Ölümünüzden sonra hepinizi vaadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. “Bu, Allah’ın hak vaadidir” doğrudur ve tahakkuku kaçınılmaz bir şeydir. “Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır” Çünkü varlıkları yoktan var etmeye kadir olan, onları tekrar yaratmaya da kadirdir. Yüce Allah’ın ilkin varlıkları yoktan var ettiğini kabul etmekle birlikte yaratmayı tekrarlayacağını (dirilteceğini) inkâr eden bir kimse elbetteki akılsızdır. Böyle bir kimse kabul edilmesi daha güç olanı kabul etmesine rağmen birbirine denk iki şeyin ikincisini kabul etmemektedir. Bu, …

5

هُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ ٱلشَّمْسَ ضِيَآءًۭ وَٱلْقَمَرَ نُورًۭا وَقَدَّرَهُۥ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا۟ عَدَدَ ٱلسِّنِينَ وَٱلْحِسَابَ ۚ مَا خَلَقَ ٱللَّهُ ذَٰلِكَ إِلَّا بِٱلْحَقِّ ۚ يُفَصِّلُ ٱلْءَايَٰتِ لِقَوْمٍۢ يَعْلَمُونَ

Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır; bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor.

5- Güneşi ışık (kaynağı), ayı aydınlık kılan ve aya konak yerleri belirleyen O’dur. Bu, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz içindir. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar. 6- Şüphesiz gece ve gündüzün değişkenliğinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde korkup sakınan bir topluluk için pek çok âyetler vardır.

5-6. Yüce Allah rubûbiyet ve ulûhiyetini vurgulayıp açıkladıktan sonra, hem buna hem de O’nun isim ve sıfatlarının kemaline delil olan aklî ve afakî (dış dünyadaki) delilleri yani güneş, ay, gökler, yer ve bunlarda yaratmış olduğu diğer bütün mahlukat çeşitlerini söz konusu etmekte ve bunların “bilen bir topluluk” ile “korkup sakınan bir topluluk” için birtakım âyetler, deliller ve işaretler içerdiğini haber vermektedir. Çünkü bilgi, onlarda bulunan delalet yollarını bilmeye götürür ve bu delilleri en uygun şekilde kullanma yöntemine ulaştırır. Korkup sakınmak (takvâ) ise kalpte hayra karşı bir arzu, şerden yana da bir korku meydana getirir ve bunlar da delillerden, belgelerden, ilim ve yakînden neş’et edip ortaya çıkar. Özetle anlatılmak istenen şudur: Bu nitelikleri ile bunca yaratıkların yaratılmış olması bile tek başına Yüce Allah’ın kudretinin ve ilminin kemaline, hayat sıfatına sahip olduğuna ve her an her şeyin idaresini elinde tuttuğuna delildir. Bunlardaki sağlamlık, mükemmel yapı, harikulâde güzellik de Yüce Allah’ın hikmetinin kemaline, yaratmasının güzelliğine ve ilminin genişliğine delildir. Bu varlıklardaki türlü menfaat ve maslahatlar -örneğin zorunlu ihtiyaçları sağlamak üzere güneşin bir ışık, ayın da aydınlık kılınması vb. gibi faydalar- Yüce Allah’ın rahmetine, kullarına ihtimam gösterdiğine, iyilik ve ihsanının genişliğine delildir. Bunları belirli özelliklerde yaratması da Yüce Allah’ın meşîetine ve etkin iradesine delildir. Bütün bunlar da Yüce Allah’ın tek ve yegane ma’bud, sevilen, hamdedilen; celâl, ikrâm ve yüce sıfatların sahibi olduğuna delildir. Öyle ki O’ndan başkasından herhangi bir şeyin beklenmemesi ve O’ndan başkasından korkulmaması gerekir. İhlaslı dualar yalnızca O’na yapılmalıdır. Bunlardan herhangi biri O’nun dışında kendileri de bütün hallerinde Allah’a muhtaç olan yaratılmışlara yöneltilmemelidir. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünüp bunlara ibret gözü ile bakmak teşvik edilmektedir. Çünkü böylelikle basiret ufku genişler, iman ve akıl artar, zihin güç kazanır. Bunun ihmal edilmesi ise Allah’ın emrettiği bir hususu önemsememektir. İmanın artışının önünü kapatmak, zihni ve fikri dondurmaktır.

6

إِنَّ فِى ٱخْتِلَٰفِ ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَءَايَٰتٍۢ لِّقَوْمٍۢ يَتَّقُونَ

Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O'na karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.

5- Güneşi ışık (kaynağı), ayı aydınlık kılan ve aya konak yerleri belirleyen O’dur. Bu, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz içindir. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar. 6- Şüphesiz gece ve gündüzün değişkenliğinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde korkup sakınan bir topluluk için pek çok âyetler vardır.

5-6. Yüce Allah rubûbiyet ve ulûhiyetini vurgulayıp açıkladıktan sonra, hem buna hem de O’nun isim ve sıfatlarının kemaline delil olan aklî ve afakî (dış dünyadaki) delilleri yani güneş, ay, gökler, yer ve bunlarda yaratmış olduğu diğer bütün mahlukat çeşitlerini söz konusu etmekte ve bunların “bilen bir topluluk” ile “korkup sakınan bir topluluk” için birtakım âyetler, deliller ve işaretler içerdiğini haber vermektedir. Çünkü bilgi, onlarda bulunan delalet yollarını bilmeye götürür ve bu delilleri en uygun şekilde kullanma yöntemine ulaştırır. Korkup sakınmak (takvâ) ise kalpte hayra karşı bir arzu, şerden yana da bir korku meydana getirir ve bunlar da delillerden, belgelerden, ilim ve yakînden neş’et edip ortaya çıkar. Özetle anlatılmak istenen şudur: Bu nitelikleri ile bunca yaratıkların yaratılmış olması bile tek başına Yüce Allah’ın kudretinin ve ilminin kemaline, hayat sıfatına sahip olduğuna ve her an her şeyin idaresini elinde tuttuğuna delildir. Bunlardaki sağlamlık, mükemmel yapı, harikulâde güzellik de Yüce Allah’ın hikmetinin kemaline, yaratmasının güzelliğine ve ilminin genişliğine delildir. Bu varlıklardaki türlü menfaat ve maslahatlar -örneğin zorunlu ihtiyaçları sağlamak üzere güneşin bir ışık, ayın da aydınlık kılınması vb. gibi faydalar- Yüce Allah’ın rahmetine, kullarına ihtimam gösterdiğine, iyilik ve ihsanının genişliğine delildir. Bunları belirli özelliklerde yaratması da Yüce Allah’ın meşîetine ve etkin iradesine delildir. Bütün bunlar da Yüce Allah’ın tek ve yegane ma’bud, sevilen, hamdedilen; celâl, ikrâm ve yüce sıfatların sahibi olduğuna delildir. Öyle ki O’ndan başkasından herhangi bir şeyin beklenmemesi ve O’ndan başkasından korkulmaması gerekir. İhlaslı dualar yalnızca O’na yapılmalıdır. Bunlardan herhangi biri O’nun dışında kendileri de bütün hallerinde Allah’a muhtaç olan yaratılmışlara yöneltilmemelidir. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünüp bunlara ibret gözü ile bakmak teşvik edilmektedir. Çünkü böylelikle basiret ufku genişler, iman ve akıl artar, zihin güç kazanır. Bunun ihmal edilmesi ise Allah’ın emrettiği bir hususu önemsememektir. İmanın artışının önünü kapatmak, zihni ve fikri dondurmaktır.

7

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَآءَنَا وَرَضُوا۟ بِٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَٱطْمَأَنُّوا۟ بِهَا وَٱلَّذِينَ هُمْ عَنْ ءَايَٰتِنَا غَٰفِلُونَ

Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup ona bağlananların ve ayetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.

7- Bize kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya… 8- İşte onların kazandıkları yüzünden varıp kalacakları yer ateştir.

7. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bize kavuşacaklarını ummayanlar” yani umut besleyenlerin en büyük umudu, şiddetle istekte bulunanların en üstün dileği olan Allah’a kavuşmayı ummayanlar, aksine bundan yüz çeviren, hatta onu yalanlayanlar, âhireti bırakıp “dünya hayatına razı olup ona bağlananlar” ona meyleden, varacakları en son nokta ve maksatlarının nihaî hedefi olarak onu kabul edenler, böylelikle dünya için çalışan, dünyevî zevk ve arzulara kapılan, hangi yolla olursa olsun onu elde etmeye çalışan, nereden karşılarına çıkarsa onlara çabucak yönelen, iradelerini de niyetlerini de amellerini de ona yöneltmiş olanlar… İşte böyleleri sanki dünyada kalmak için yaratılmış gibidirler. Sanki dünya gelip geçici değilmiş, öncekilerin de sonrakilerin de kendisine doğru yol aldıkları, ilâhi tevfike mazhar olanların bütün gayretleri ile nimet ve lezzetine yöneldikleri kalıcı ebedî yurda gitmek üzere azıklarını hazırladıkları bir geçiş yurdu değilmiş gibidir onlar için. “ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya…” hem Kur’anî âyetlerle hem de afakî ve enfusî âyetlerle yararlanmayan, delillerden yüz çevirdikler için onların gösterdiği maksattan da yüz çevirip gafil kalanlar…

8. “İşte onların” zikri geçen özelliklere sahip olanların “kazandıkları yüzünden” küfür, şirk ve türlü masiyetleri sebebi ile “varıp kalacakları yer” başka bir yere gitmeleri söz konusu olmamak üzere karar kılacakları ve barınacakları yer “ateştir.”

Yüce Allah bunların cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkâr kulların da mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

8

أُو۟لَٰٓئِكَ مَأْوَىٰهُمُ ٱلنَّارُ بِمَا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ

Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup ona bağlananların ve ayetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.

7- Bize kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya… 8- İşte onların kazandıkları yüzünden varıp kalacakları yer ateştir.

7. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bize kavuşacaklarını ummayanlar” yani umut besleyenlerin en büyük umudu, şiddetle istekte bulunanların en üstün dileği olan Allah’a kavuşmayı ummayanlar, aksine bundan yüz çeviren, hatta onu yalanlayanlar, âhireti bırakıp “dünya hayatına razı olup ona bağlananlar” ona meyleden, varacakları en son nokta ve maksatlarının nihaî hedefi olarak onu kabul edenler, böylelikle dünya için çalışan, dünyevî zevk ve arzulara kapılan, hangi yolla olursa olsun onu elde etmeye çalışan, nereden karşılarına çıkarsa onlara çabucak yönelen, iradelerini de niyetlerini de amellerini de ona yöneltmiş olanlar… İşte böyleleri sanki dünyada kalmak için yaratılmış gibidirler. Sanki dünya gelip geçici değilmiş, öncekilerin de sonrakilerin de kendisine doğru yol aldıkları, ilâhi tevfike mazhar olanların bütün gayretleri ile nimet ve lezzetine yöneldikleri kalıcı ebedî yurda gitmek üzere azıklarını hazırladıkları bir geçiş yurdu değilmiş gibidir onlar için. “ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya…” hem Kur’anî âyetlerle hem de afakî ve enfusî âyetlerle yararlanmayan, delillerden yüz çevirdikler için onların gösterdiği maksattan da yüz çevirip gafil kalanlar…

8. “İşte onların” zikri geçen özelliklere sahip olanların “kazandıkları yüzünden” küfür, şirk ve türlü masiyetleri sebebi ile “varıp kalacakları yer” başka bir yere gitmeleri söz konusu olmamak üzere karar kılacakları ve barınacakları yer “ateştir.”

Yüce Allah bunların cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkâr kulların da mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

9

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُم بِإِيمَٰنِهِمْ ۖ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ ٱلْأَنْهَٰرُ فِى جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ

İnananlar ve yararlı iş yapanları, imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir; nimet cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar.

9- İman edip salih ameller işleyenlere gelince Rableri, imanları sebebi ile onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir. Nimet dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. 10- Oradaki duaları:“Allah’ım, seni tenzih ederiz” sözüdür. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır. Dualarının sonu da: “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” sözüdür.

9. “İman edip salip ameller işleyenlere” yani hem imanı hem de onunla birlikte onun gereği ve sonucu olan kalbî ve bedenî amelleri içine alan salih amelleri ihlâs ve peygambere tâbi olarak yerine getirenlere “gelince Rableri, imanları sebebi ile” yani sahip oldukları imandan ötürü “onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir.” Allah, onları en mükemmel mükâfaat olan doğru yola iletilmekle yani hidâyet ile mükâfaatlandırır. Onlara kendilerine fayda verecek şeyleri öğretir. Bu hidâyetten neş’et eden amelleri lütfeder. Âyetleri üzerinde dikkatle düşünme yolunu gösterir. Bu dünya yurdunda dosdoğru yola ilettiği gibi amellerin karşılığının görüleceği âhiret yurdunda da onları nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran yola iletir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Nimet dolu cennetlerde” sürekli olarak “altlarından ırmaklar akar.” Yüce Allah’ın burada cennetleri nimetlere izafe etmesi, bu cennetlerin eksiksiz ve mükemmel nimetleri içermesinden dolayıdır. Yani sevinç, neşe, zevk, Rahman’ın görülmesi, kelâmının işitilmesi, O’nun rızasına ve yakınlığına nail olunması, kardeşlerle, sevilenlerle bir araya gelinip hoş vakit geçirilmesi, neşelendirici seslerin ve coşturucu nağmelerin işitilmesi, sevince gark eden manzaraların görülmesi gibi hem kalbî nimetler; hem de çeşitli yiyecek, içecek, zevceler ve benzerleri ile kimsenin bilmediği, kimsenin hatırına gelmeyen yahut da nitelendirenlerin nitelendirmekten aciz kalacağı daha pek çok bedenî nimetlerin dolup taştığı mükemmel nimetler oradadır...

10. “Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür.” Yani o cennetlerde Allah’a ibadetlerinin başı bu şekilde Yüce Allah tesbih ve eksikliklerden tenzih etmek, sonu ise Allah’a hamd-u senâ etmek olacaktır. Çünkü amellerin karşılığının görüleceği o yurtta mükellefiyetler kaldırılmış olacaktır. Geriye sadece -onlara en lezzetli yiyeceklerden bile daha lezzetli gelen- en mükemmel lezzet kalacaktır. Bu da kalpleri huzura kavuşturan ve ruhları sevince gark eden Allah’ın zikridir. Allah’ı zikretmek de onlar için -herhangi bir külfet ve zorluk söz konusu olmaksızın- nefes alıp vermek gibi kolay olacaktır. “Oradaki selamlaşma sözleri” karşılaşmaları ve ziyaretleşmeleri esnasında birbirlerine selamlaşmak üzere söyleyecekleri söz “ise Selâm” olacaktır. Yani her türlü boş ve anlamsız ifadeden, günahtan uzak, “selâm” niteliğine sahip bir söz olacaktır. Yüce Allah’ın:“Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür” buyruğundan itibaren âyetin, tümünün tefsiri ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Cennetlikler yiyecek, içecek ve benzeri şeylere ihtiyaç duyacakları takdirde:“Seni tenzih ederiz, Allah’ım”, derler ve derhal bu istedikleri huzurlarına getirilir. Bu ihtiyaçlarının karşılanması bittikten sonra “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” derler.

10

دَعْوَىٰهُمْ فِيهَا سُبْحَٰنَكَ ٱللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَٰمٌۭ ۚ وَءَاخِرُ دَعْوَىٰهُمْ أَنِ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ

Oradaki duaları: "Münezzehsin ey Allah'ım", dirlik temennileri: "Selam size" ve dualarının sonu da: "Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun"dur.

9- İman edip salih ameller işleyenlere gelince Rableri, imanları sebebi ile onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir. Nimet dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. 10- Oradaki duaları:“Allah’ım, seni tenzih ederiz” sözüdür. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır. Dualarının sonu da: “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” sözüdür.

9. “İman edip salip ameller işleyenlere” yani hem imanı hem de onunla birlikte onun gereği ve sonucu olan kalbî ve bedenî amelleri içine alan salih amelleri ihlâs ve peygambere tâbi olarak yerine getirenlere “gelince Rableri, imanları sebebi ile” yani sahip oldukları imandan ötürü “onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir.” Allah, onları en mükemmel mükâfaat olan doğru yola iletilmekle yani hidâyet ile mükâfaatlandırır. Onlara kendilerine fayda verecek şeyleri öğretir. Bu hidâyetten neş’et eden amelleri lütfeder. Âyetleri üzerinde dikkatle düşünme yolunu gösterir. Bu dünya yurdunda dosdoğru yola ilettiği gibi amellerin karşılığının görüleceği âhiret yurdunda da onları nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran yola iletir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Nimet dolu cennetlerde” sürekli olarak “altlarından ırmaklar akar.” Yüce Allah’ın burada cennetleri nimetlere izafe etmesi, bu cennetlerin eksiksiz ve mükemmel nimetleri içermesinden dolayıdır. Yani sevinç, neşe, zevk, Rahman’ın görülmesi, kelâmının işitilmesi, O’nun rızasına ve yakınlığına nail olunması, kardeşlerle, sevilenlerle bir araya gelinip hoş vakit geçirilmesi, neşelendirici seslerin ve coşturucu nağmelerin işitilmesi, sevince gark eden manzaraların görülmesi gibi hem kalbî nimetler; hem de çeşitli yiyecek, içecek, zevceler ve benzerleri ile kimsenin bilmediği, kimsenin hatırına gelmeyen yahut da nitelendirenlerin nitelendirmekten aciz kalacağı daha pek çok bedenî nimetlerin dolup taştığı mükemmel nimetler oradadır...

10. “Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür.” Yani o cennetlerde Allah’a ibadetlerinin başı bu şekilde Yüce Allah tesbih ve eksikliklerden tenzih etmek, sonu ise Allah’a hamd-u senâ etmek olacaktır. Çünkü amellerin karşılığının görüleceği o yurtta mükellefiyetler kaldırılmış olacaktır. Geriye sadece -onlara en lezzetli yiyeceklerden bile daha lezzetli gelen- en mükemmel lezzet kalacaktır. Bu da kalpleri huzura kavuşturan ve ruhları sevince gark eden Allah’ın zikridir. Allah’ı zikretmek de onlar için -herhangi bir külfet ve zorluk söz konusu olmaksızın- nefes alıp vermek gibi kolay olacaktır. “Oradaki selamlaşma sözleri” karşılaşmaları ve ziyaretleşmeleri esnasında birbirlerine selamlaşmak üzere söyleyecekleri söz “ise Selâm” olacaktır. Yani her türlü boş ve anlamsız ifadeden, günahtan uzak, “selâm” niteliğine sahip bir söz olacaktır. Yüce Allah’ın:“Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür” buyruğundan itibaren âyetin, tümünün tefsiri ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Cennetlikler yiyecek, içecek ve benzeri şeylere ihtiyaç duyacakları takdirde:“Seni tenzih ederiz, Allah’ım”, derler ve derhal bu istedikleri huzurlarına getirilir. Bu ihtiyaçlarının karşılanması bittikten sonra “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” derler.

Commentary: Tafsir As-Sa'di by 'Abd al-Rahman al-Sa'di. Qur'an text and translation via AlQuran Cloud.